ELAZIĞ (AYIŞIĞI) Dr. Psikolog Ayfer Hatipoğlu, “Bizim derdimiz üzüm yemek” diyerek yüzde 70 başarıya ulaştıklarını, faillere dair ise yalnızca 50 kişiden 1’inin yeniden suç kaydı aldığını belirtiyor.
Sosyal projelerdeki liderliğiyle tanınan Dr. Psikolog Ayfer Hatipoğlu, Elazığ’da hayata geçirilen Beyaz Ev Aile Destek Merkezi ile hem yerel kültüre duyarlı hem de evrensel değerleri kapsayan bir model geliştirdi. “Bilginin zekâtı”nı topluma sunmayı görev bildiğini söyleyen Hatipoğlu, “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışının güçlü olduğu bir kentte başlattıkları bu projeyle, sadece mağdurları değil, şiddet uygulayanları da kazanmayı hedeflediklerini vurguluyor. Kısa sürede alınan somut sonuçlar, modelin Türkiye geneline yayılabileceğinin işaretini veriyor. İşte! Araştırmacı Gazeteci Yazar Mehtap Özer Seyran’ın Psikolog Dr. Ayfer Hatipoğlu ile yaptığı o özel röportaj…
“Hepimizin Bu Dünyada Bir Misyonu Var”
Dr. Psikolog Ayfer Hatipoğlu, sosyal projelerdeki liderliğiniz ve Beyaz Ev Aile Destek Merkezi’ndeki vizyonunuzla büyük takdir topluyorsunuz. Bize kısaca kendinizi anlatır mısınız?
– Ben Dr. Psikolog Ayfer Hatipoğlu, yaklaşık meslekte 28. yılımı yaşıyorum. Burası eşimle birlikte 11. görev yerimiz olan Elazığ. Elazığ’da da 1 yılı devirdik. Sosyal projelere özellikle çok kıymet veriyorum. Kamunun yararına olacak projelerde birebir çalışmayı seviyorum. Çünkü hepimizin bu dünyada bir misyonu olduğuna inanıyorum. Mesleğimi farklı şehirlerde edindiğim deneyimlerle harmanlayarak toplum yararına bir şeyler üretmeye gayret ediyorum. Eşim bürokrat olması sebebiyle çok yer gezdik, farklı insan dokularıyla bir arada olduk.
“Alturistik Değerlerim Motive Ediyor”
– Beyaz Ev projesinde gösterdiğiniz liderlik ve vizyon, toplumun önemli sorunlarına ışık tutuyor. Bu projeyi hayata geçirirken sizi en çok motive eden değer neydi?
– Benim alturistik (diğergam) değerlerim biraz gelişmiştir. Bu, yetiştiğim çevre, aile yapısı ve aile öğretilerimle de bağlantılı. Kültürel dokunun da bu anlamda çok önemli olduğuna inanıyorum.
Beyaz Ev gerçekten inovatif ve sürdürülebilir bir proje. Daha önce iki pilot bölgede gerçekleştirdiğimiz uygulamalarda somut sonuçlar gördük. Örneğin, şiddet uygulayan kişiler arasında yaptığımız çalışmalarda 50 kişiden yalnızca 1’inin yeniden suç kaydı oldu. Bu, projenin sağlamlığına olan inancımızı pekiştirdi ve motivasyonumuzu artırdı.
Özellikle de toplumun kanayan yaralarına dokunmak, oraya bir nebze de olsa merhem olmaya çalışmak cesaret gerektiren bir şey. Ben her zaman “Bilginin Zekâtı”na inanırım. Sahip olduğumuz donanımı halkın yararına sunabilmek bizim en büyük gayemizdi.
“Bilginin Zekâtı”nı Topluma Sunmak
– Beyaz Ev Aile Destek Merkezi’ndeki çalışmalarınızı “Bilginin Zekâtı” olarak tanımlıyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?
Buradan faydalanan kişilerin duaları, güzel temennileri, hayatlarındaki olumlu değişimlerin izlerini görmek bizim için en güçlü motivasyon kaynağı oldu. Çünkü ruhsal alan soyut bir alandır; bir nevi iğne ile kuyu kazmaya benzer. Sabır ister, süreç ister. Bir heykeltıraşın heykeli yontması gibidir; tek bir vuruşla değil, bir dizi çalışmayla ortaya çıkar.
Ben de uzun yıllardır sahada çalışan, toplumun nabzını tutan bir psikolog olarak, eşimin bürokrat olması pek çok farklı yerde bulunmuş biri olarak “Ne yapılabilir?” sorusundan yola çıktım. Bugün şiddet, sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en büyük sorunlarından biri. Onu tamamen yok etmek bir ütopya olur, kendimizi kandırmak olur. Ancak onu en aza indirmek, optimal düzeyde tutabilmek veya minimalist seviyelere çekebilmek en gerçekçi hedefimizdir.
“Yüzde 70 oranında başarı elde ettik”
-Elazığ’da elde ettiğiniz somut başarılar nelerdir?
Elazığ’da son bir yılda ulaştığımız kişilerde yüzde 70 oranında başarı elde ettik. Bu oran bilimsel anlamda çok güçlü bir sonuçtur. Bütün bunlar bizi motive ediyor. Ama en çok da insanların başlangıç noktasından geldiği yeri görmek, aradaki o farkı hissedebilmek bizleri en çok umutlandıran ve güçlendiren şey oluyor.
“Dört Oda, Dört Yön”
– ‘Beyaz Ev’in dört farklı odada sunduğu hizmetler çok yönlü bir yaklaşımı temsil ediyor. Bu tasarım sürecinde aldığınız en önemli karar neydi?
– Evet, Beyaz Ev’de dört tane odamız var ve her birinin ayrı bir işlevi bulunuyor.
• Mavi Oda: ARGE çalışmaları ve tanıtım/reklam faaliyetleri burada yapılıyor.
• Turuncu Oda: Şiddete veya ikincil travmaya maruz kalan çocuklarla oyun terapistleri eşliğinde çalışmalar gerçekleştiriliyor.
• Yeşil Oda: Hukuki bilgilendirmeler için kullanılıyor. Hem şiddet uygulayan hem de şiddete maruz kalan kişilere gönüllü avukatlarımız aracılığıyla destek sağlanıyor.
Tüm bu süreçler tamamen gönüllülük ilkesiyle yürütülüyor. Gerek grup ve bireysel terapilerde, gerek oyun terapilerinde, gerekse hukuki desteklerde uzman arkadaşlarımız tek kuruş almadan hizmet veriyor.
Buradaki en önemli kararımız, her bir odanın insanın farklı yönlerine dokunmasıydı. Çünkü insan çok boyutlu bir varlık. Eğer yalnızca psikolojik destek sunar, hukuki tarafı göz ardı edersek eksik kalır. Ya da yalnızca çocuklara odaklanır, yetişkinleri ihmal edersek aynı döngü devam eder. Biz burada o döngüyü kırmak, yanlış giren bir fişi çekmek istedik.

“Şiddetin Döngüsünü Kıran Model, Beyaz Ev”
– Beyaz Ev Aile Destek Merkezi’nde çocuklar ve yetişkinlere yönelik farklı odalar tasarladınız. Bu odaların işlevi, önemi ve çalışmalar sırasında dikkat ettiğiniz noktalar nelerdir?
Çocukların travmalarını onarmak çok önemli çünkü bugünün çocukları yarının yetişkinleri olacak. Onların travmalarını çözmezsek, aynı sorun kuşaktan kuşağa aktarılır. İşte bu nedenle Merkez’in odaları bir bütün olarak çalışıyor. Sarı oda kadar turuncu oda da, yeşil oda da çok kıymetli.
Ayrıca yeşil odada sadece hukuki değil, dini anlamda da bilgilendirmeler yapıyoruz. Çünkü kadınlar bazen İslami anlamda hak ve sorumluluklarını bilmedikleri için yanlış kararlar verebiliyorlar. Biz burada doğru bilgiyle yol göstermeye çalışıyoruz.
Tabii bu çalışmalar sırasında ipin ucunu kaçırmamak, kendimizi de korumak önemli. Çünkü elini taşın altına koymak kolay değil. Ama televizyon karşısında pasif bir izleyici olmak yerine, topluma dokunabilmek asıl farkı yaratıyor.
“Bataklığı Kurutmak Gerekiyordu”
– Türkiye’de bir ilke imza attığınız bu projede hem mağdurlar hem de failler için kapsamlı destek sunuyorsunuz. Bu vizyonun arkasındaki ilham kaynağınız nedir?
– Aslında bu projenin temelleri yaklaşık 6 yıl önce atıldı. O dönemde Vali Numan Hatipoğlu Bey fikir babasıydı. Ben de uzmanlığım gereği bireysel ve grup terapilerinin yapılabileceğini teklif ettim. Çünkü o zamana kadar daha çok mağdurlara yönelik çalışmalar yapılmıştı, ancak failler için çok fazla bir şey yapılmamıştı. Vali Numan Hatipoğlu Bey’in de söylediği gibi, sorunun kaynağına inmek ve bataklığı kurutmak gerekiyordu.
Zaman içinde ‘Beyaz Ev’ ortaya çıktı. Akademik dünyadan, öğretim üyelerinden, farklı paydaşlardan destek aldık. Bütüncül ve köklü bir bakış açısıyla gidildiğinde bir şeylerin değişebileceğine inandık. Özellikle kadın cinayetlerinin ve şiddet olaylarının çokça medyaya yansıdığı o dönemde, sadece mağdurlara destek vermek yeterli değildi. Asıl bu şiddeti uygulayanların döngüsünü kırmak gerekiyordu.
“Sorunun köküne inmek ve döngüyü kırmak”
-Faillerle yaptığımız bireysel ve grup terapilerinde en önemli adımlar neler oldu?
Faillerle yaptığımız bireysel ve grup terapilerinde, onların çocukluk hikâyelerine dönmek çok önemli bir adım oldu. Çünkü şiddetin kaynağında çoğu zaman kendi yaşanmış travmaları, çocukluk yıllarında yaşadıkları acılar vardı. Onlara, aslında eşlerine yönelttikleri şiddetin kendi anne-babalarının hikâyelerinin sahnelenmiş bir tiyatrosu olduğunu fark ettirdiğimizde çok farklı bir tablo ortaya çıktı.
Bu yaklaşım, mağduru güçlendirmek kadar failin geçmişini onarmayı da içeriyor. İşte bu vizyonun arkasındaki ilham kaynağımız buydu: sadece semptomlarla uğraşmak yerine, sorunun köküne inmek ve döngüyü kırmak.
“Elazığ’da Eksiden Başladık”
– Elazığ’ın geleneksel aile yapısı göz önüne alındığında, Beyaz Ev’in yerel kültüre adaptasyonunu nasıl değerlendirirsiniz?
– Bu aslında zor bir mesele. Çünkü burası kültürel kodların çok sıkı olduğu, atasözlerinin adeta hayat bulduğu bir yer. “Kol kırılır, yen içinde kalır” atasözü sanki burada vücut bulmuş gibi. Yani birçok mesele dışarıya yansıtılmadan, içeride çözülmeye çalışılıyor. Böyle bir yapıda sorunları görünür kılmak, statükoya çomak sokmak kolay değil. Bu ciddi bir cesaret gerektiriyor ve beraberinde bedelleri de oluyor.
Elbette eleştirenler oldu, destekleyenler de oldu. Eğer psikolojik sağlamlığınız güçlü değilse, bu eleştiriler insanı kolayca tıkayabiliyor. Ama siz yaptığınız işe eminseniz, inancınız sağlam ise yolunuza devam ediyorsunuz. Bizim için motivasyon kaynağı da bu oldu. Elazığ gibi geleneksel dokunun güçlü olduğu bir şehirde böylesine bir projeyi hayata geçirmek, aslında eksiden başlamaktı. Ama biz eksiden başlayıp yüzde 70 başarı elde edebildik, buda bu projenin Türkiye’nin birçok yerinde uygulanabilir olduğunu gösteriyor.

“Doğan Cüceloğlu’nun da dediği gibi, bu savaşçı bir ruh gerektiriyor”
– Zorlu süreçler ve eleştirilerle karşılaştığınızda motivasyonunuzu nasıl koruyorsunuz ve yaptığınız işin değerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yüzden çıktığımız bu yolda pişman değiliz. Benim hayatta düstur edindiğim bir söz var: “Seni diğerlerinden farksız yapmak için gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek en zor savaştır.” Doğan Cüceloğlu’nun da dediği gibi, bu savaşçı bir ruh gerektiriyor. O ruh biraz da mizacımızla ilgili. Mizacın inatçı ama olumlu anlamda kararlı tarafı varsa, psikolojik sağlamlık da buna eşlik ediyorsa yol alıyorsunuz.
Çatlak sesler çıkıyor, sizi yolunuzdan alıkoymaya çalışan kadük sözler oluyor. Ama biz onları sinek vızıltısından öteye taşımıyoruz. Güzel sözlerle beslenerek yolumuza devam ediyoruz. Çünkü yaptığımız şeyin kutlu bir mücadele olduğunun farkındayız. Belki bugün tam olarak anlaşılmayacak, ama birkaç yıl sonra bu çalışmanın değerinin daha iyi kavranacağına inanıyoruz.
Elbette biz de insanız, zaman zaman tükenmişlik yaşıyoruz. Ama ben hep şunu hatırlatırım: “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.” Yaptığımız iş ortada, bu bize güç veriyor.
“Bizim derdimiz üzüm yemek. Bağcıyı dövmek isteyenlere de kendimizi dövdürmeyiz. Yolumuza devam ederiz”
– Toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir projeyi yöneten bir lider olarak, Elazığ halkına iletmek istediğiniz en önemli mesaj nedir?
– Benim için mesajdan çok, hayata düstur olarak kabul ettiğim bazı ilkeler var. Hep anlatılır; dört tip insandan bahsedilir:
1. Bildiğini bilen – Âlimdir, onun peşinden git, ondan öğren.
2. Bildiğini bilmeyen – Yazık, çünkü farkında değildir.
3. Bilmediğini bilen – Erdemlidir, araştırır, öğrenmeye çalışır.
4. Bilmediğini bilmeyen – Cahil insandır, ondan uzaklaş, çünkü zarar verir.
Gerçekten de hayatın her alanında bu dört profille karşılaşıyoruz. Benim acizane tavsiyem şu: Bilgiye ulaşmak çok zor ve çaba gerektiriyor. Bu çabayı gösteren insanları küstürmemek gerekiyor. Birileri kafa yoruyorsa, emek veriyorsa, tek derdi bir taşın üstüne taş koymaksa, en azından onları kırmamak, hatta bir şey yapamıyorsak bile susmasını bilmek gerekiyor. Çünkü bazen cahilin susması, âlimin konuşmasından daha hayırlı olabilir.
Eşimle birlikte 11 farklı görev yerinde bulunduk. Her yerde bildiğini bilen de vardı, bilmediğini bilmeyen de. Ben tercihen hep bildiğini bilenlerin yanında oldum. Çünkü bilmediğini bilmeyen insana ne kadar anlatsanız da karşılığı olmuyor. Bu nedenle enerjimi boşa harcamamayı, sivrisinek vızıltılarını duymadan yoluma devam etmeyi öğrendim.
Eğer siz o seslere kulak verirseniz bir adım ilerleyemezsiniz. Oysa inandığınız bir projede, bildiğiniz bir doğru varsa, onu istikrarlı bir şekilde sürdürmek gerekiyor. Çok fazla açıklamaya da gerek yok; yaptığınız iş, ortaya koyduğunuz sonuç zaten kendi kendini anlatıyor.
Benim için mesele hep şu oldu: Derdimiz üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi? Bizim derdimiz üzüm yemek. Bağcıyı dövmek isteyenlere de kendimizi dövdürmeyiz. Yolumuza devam eder, üzüm yemeye odaklanırız. Elazığ halkına da en çok bu mesajı vermek isterim.

“Manevi bir sorumluluk, bir disiplin, bir çaba da bir bedeldir”
– Beyaz Ev’in başarısında sizin emeğiniz ve öncülüğünüz büyük. Bu süreci yönetirken edindiğiniz en önemli ders ne oldu?
– Okulda bize hep şunu söylerlerdi: “Bir şeylerin bedeli olmalı. Bedel ödemeden gerçek anlamda bir kazanım olmaz.” Bu projede bunu bir kez daha deneyimledim. Çünkü bedelsiz bir emek, zaman zaman ucuzlaştırılabiliyor. En önemli dersim şu oldu: Kendi yeteneklerime, meslek etiğime indirim yapmamam gerektiğini öğrendim.
Biz gönüllülük ilkesiyle yola çıktık. Bu çok kıymetli ama gönüllülüğün de doğru anlaşılması gerekiyor. Metroda çok ünlü bir gitarist kimliğini gizleyerek çaldığında insanlar dönüp bakmıyor, ama aynı sanatçı bir konser salonunda milyon dolarlık performans sergiliyor. Yani emek, değerini doğru zeminde bulmalı.
Bazen insanlara “Bedel ödüyor musunuz?” diye soruldu. Bedelsiz işler insanların zihnini karıştırabiliyor, hatta bazen gönüllülüğü değersizleştirebiliyor. Oysa burada kastedilen bedel illa maddi olmak zorunda değil. Manevi bir sorumluluk, bir disiplin, bir çaba da bir bedeldir.
Üstelik buraya gelen insanların birçoğu dezavantajlı. Onları gönüllülükle değil, güven ve destek duygusuyla kazanabiliyorsunuz. Dirençli bir grubu ekstra çabayla dönüştürmeye çalışıyoruz. Bu süreç bana şunu öğretti: İyi niyet çok önemli, ama iyi niyet uğruna kendinizi küstürmeyecek, tükenmeyecek bir denge kurmanız gerekiyor.
“Türkiye’ye Yayılacak Bir Model”
– Elazığ’a kazandırdığınız bu model kısa sürede Türkiye geneline yayılmayı hedefliyor. Topluma bıraktığınız bu mirası nasıl özetlersiniz?
– Her yeni oluşum sancılıdır. Bu sancıyı göğüsleyebilmek için öncü kişilerin psikolojik sağlamlığı, hayattaki duruşu ve inandıkları konudaki savaşçı ruhları çok önemlidir. Benim mizacımda da bu özelliklerin var olduğunu düşünüyorum.
Eşim bürokrat olduğu için bazı engelleri aşmamda kolaylaştırıcı oldu ama yine de bu benim şahsi meselem. Biz daima kamunun yararına neler yapabiliriz diye düşündük. Bu noktada Beyaz Ev’in uygulanabilirliğini gördük.
Elbette çatlak sesler, eleştiriler oldu. Ancak biz bir yıl gibi kısa bir sürede bu başarıyı elde ettiysek, 81 ilde uygulanmaması için hiçbir sebep yok. Sadece hukuki zeminde birkaç düzenlemeye ihtiyaç var. Onlar da tamamlanırsa, ileride haklı bir gurur yaşayacağıma inanıyorum. Belki biraz geç olur ama bu projenin Türkiye’de öncülerinden olmayı çok isterim. Sancılı sürecin yorgunluğu da işte o zaman yerini tatlı bir karşılığa bırakır.
“Kutlu Bir Mücadele”
– Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
– Öncelikle geldiğiniz için teşekkür ediyorum. Ayağınıza sağlık. İlginiz, desteğiniz bizim için kıymetli.