İSTANBUL (AYIŞIĞI) Türkiye’de çok az isim vardır ki; başarıyı yalnızca rakamlarla değil, ahlakla, sadakatle ve nesiller boyu süren bir duruşla tanımlayabilsin.
Vedat Akgün, işte o nadir isimlerden biri.
O, bir otel zincirinin patronu olmanın ötesinde; bir dönemin hafızası, bir ailenin direği, bir şehrin vicdanıdır. Yemen’de kalan bir dedenin emanetini, Elazığ’dan İstanbul’a; krizlerden umuda, yokluktan kurumsallaşmaya taşıyan bir iradenin adıdır.
Körfez Krizi’nde 100 odalı otelde yalnızca 5 oda doluyken pes etmeyen, bir Rus misafirin gelişiyle kaderin yönünü değiştiren, bugün ise İstanbul’un en çok döviz kazandıran otellerinden birini üçüncü kuşağa devreden bir lider…
Akgün Otelleri Yönetim Kurulu Başkanı Vedat Akgün ile ticaretin onurunu, aile olmanın anlamını, Elazığlı duruşunu ve Türkiye’de nadir görülen bir başarı modelini konuştuk.
Bu röportaj, yalnızca bir iş insanının hikâyesi değil;
Sabredenlerin, vazgeçmeyenlerin ve köklerini unutmayanların manifestosudur.
Türkiye turizmine yön veren isimlerden Akgün Otelleri Yönetim Kurulu Başkanı Vedat Akgün, yaşamı, vizyonu ve Elazığ sevdasını Ayışığı Gazetesi İmtiyaz Sahibi Mehtap Özer Seyran’a verdiği çok özel röportajda anlattı. İşte o özel röportaj…
- Aile geçmişiniz ve ticaretle tanışma süreciniz nasıl başladı?
İlkokulu Elazığ’da okudum, daha sonra ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi İstanbul’da tamamladım. Babam, eskiden Elazığ’a bağlı olan, bugün ise Diyarbakır sınırlarında yer alan Çüngüş ilçesinde ikamet ediyordu. Annem de yine aynı şekilde Çüngüşlüydü. Babam daha 12-13 yaşlarındayken, dedem Yemen’e savaşa gitmiş ve geri dönememiş. Dedemin dönememesi üzerine babam, amcamla birlikte çalışmak zorunda kalmış. Yıllarca amcamla, yani babamın amcasıyla birlikte ticaret hayatına atılmışlar.
Halep’ten, Kilis’ten ve Antep’ten manifatura eşyaları getirip Elazığ’da, Diyarbakır’da ve Çüngüş’te satmaya başlamışlar. Uzun yıllar bu ticareti birlikte sürdürmüşler. Zaman içerisinde babam evleniyor, çocuklar dünyaya geliyor. Çüngüş çok küçük bir kasabaydı; bugün bile hâlâ ufacık bir yer gibidir, gidip görenler bilir. Babamın üç, amcamın ise beş çocuğu olunca geçim şartları iyice zorlaşmış.
Bu süreçte babam Elazığ’a gelip gitmeye başladığında, şehrin ileri gelenlerinden ve manevi önderlerinden Kazım Efendi ile tanışıyor. Ona durumunu anlattığında, Kazım Efendi o dönem Nail Bey Mahallesi’nde, bugün “Kazım Efendi Müzesi” olarak bilinen evinde ikamet ediyordu. Babam kendisine intisap etmiş, ona çok inanmıştı. Kazım Efendi aynı zamanda dönemin felsefe öğretmeni, çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilen bir din adamı ve âlimdi. Babamın yaşadığı sıkıntıları dinledikten sonra, “Artık sen buraya sığmaz oldun oğlum. Elazığ’da bir ev tut, ticaret hayatına burada devam et.” demiş. Babam da ona duyduğu güven ve inançla bu kararı almış.
- Otelcilik serüveniniz nasıl başladı, o yılları nasıl hatırlıyorsunuz?
Babam Elazığ’a geldikten sonra, benim görmediğim lakin anlatılanlara göre Abdulvakin’in Hanı olarak bilinen bir han kiralamış. Otelcilik hayatımız işte tam olarak orada başlamış. Yıllar içinde bu han işletilirken, hanın alt kısmında ahır gibi bölümlerde atların bakımı ve temizliği yapılırmış. Bu işleri rahmetli büyük ağabeyim Mustafa Abi ile Ali ağabim üstlenirmiş. Annem ise handan çıkan çamaşırları eve getirip yıkardı, çünkü geçim şartları gerçekten çok zordu.
Bu arada biz çocuklar yavaş yavaş dünyaya gelmeye başlamışız. Talat ağabeyimiz, ablalarımız, ardından Nihat ve en son ben doğmuşum. Toplamda sekiz kardeş olduk. Sekiz çocuklu bir aileyi ayakta tutmak elbette kolay değildi. Babam atılımcı bir insandı. Dışarıdan bakıldığında çok otoriter görünürdü lakin aslında altın gibi bir kalbi vardı. Ben onun ağladığını hiç görmemiştim; sadece annemi kaybettiğimiz zaman gözyaşlarına şahit oldum.
Otoriter olmak zorundaydı, çünkü sekiz çocuğun başında durmak, bütün aileyi yönetmek kolay bir iş değildi. Zaman içerisinde ticarette ilerledi ve Kasaplar Çarşısı ile Kapalı Çarşı arasında büyük bir dükkân satın aldı. Bugün geldiğimiz noktada, yaşanan bütün zorlukların temelinde o yıllardaki emek, sabır ve inanç yatıyor.
- Hancılıktan toptan ticarete geçiş süreci nasıl gelişti, çocukluğunuzda bu işin neresindeydiniz?
Bu hancılıktan para kazanırken, aynı dönemde biz toptan gıda işlerine de başlamışız. Ben o zamanlar 5-6 yaşlarındaydım. Toptan gıda dediğimde; Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu’nun bütün bölgelerini kapsayan bir ticaretten bahsediyorum. En büyük yağ firmalarının ayçiçek yağı, zeytinyağı, bitkisel yağları… İsim vermek istememiştim lakin bunların bölge bayiliği ve toptan satışı yapılıyordu. Şeker, toz şeker, kesme şeker, sabun… Mesela Antep’ten sabunlar gelirdi, zeytinyağları gelirdi, kefeli sabunlar olurdu.
Bunların tamamı Doğu Anadolu bölge bayiliği ve toptan satışıydı; öyle kiloyla falan satış olmazdı. Bunun yanında, bölgenin köylülerinden alınan kitre boya malzemesinde kullanılan, daha doğrusu ağaç reçinesi çam reçinesi, balmumu, kayısı çekirdeği, badem gibi ürünleri de toptan alırdık. Bunları Mersin limanlarına ve İstanbul’a aktarır, kamyonlarla sırt ticareti yaparak büyük bir toptan gıda ticaretine başlamıştık.
Ben 5-6 yaşlarında bir çocuktum. Evde durmak zaten mümkün değildi. Bana bir tablo vermişlerdi. Üzerine satılan ürünlerin isimlerini yazardık; sabundur, portakal tozudur, satılmış gibi işaretlerdik. Gazozu kovaya koyar, satardık. Hem harçlığımızı çıkarırdık hem de ticareti babamızın yanında, çocuk aklımızla böyle öğrenmeye başlamıştık.
- Elazığ’dan İstanbul’a uzanan yolculuk ve ilk otelinizin hikâyesi nasıl başladı?
Zaman içinde Elazığ’a da sığmaz olduk. Babam, Kazım Efendi’nin yanında sabah akşam bulunur, onun derslerini alırdı. Evimiz Nail Bey Camisi’ne yüz metre mesafedeydi. Bir gün Kazım Efendi ile sohbet ederken, artık Elazığ’da da işlerin dar gelmeye başladığını dile getirmiş. Kazım Efendi de babama, “Doğru diyorsun oğlum. Burada kalırsan sekiz çocukla bu şehir size sığmaz. Yavaş yavaş biraz dışarıya açılman gerekir.” demiş.
Babam zaten ticaret için sık sık İstanbul’a gelirdi. Bu vesileyle İstanbul’a taşınma kararı aldı. İlk otelimizin bulunduğu yer olan Beylerbeyi Onurcu Caddesi’ndeki, bugünkü Aksoy Oteli’nin yerini satın aldı. O zamanki Aksoy Oteli aslında eski bir konaktı; Geçicizade Ali Fuat Paşa’nın konağıydı. Üç katlıydı lakin her katı 5-6 metre yüksekliğinde, eski konaklar gibi ihtişamlıydı. Adeta saraydan dönme bir yapıydı.
Babam aynı zamanda burayı daha önce Konya Talebe Yurdu olarak kullanıldığını anlatırdı. Öğrenciler kaldığı için bina biraz yıpranmıştı. Hiç unutmuyorum, içeride devasa bir halı vardı. Yaklaşık 80 metrekareydi. Nasıl dokumuşlar, nasıl taşımışlar hâlâ aklım almıyor. Biz onu tek parça hâlinde taşıyamadık. Yıkamak ve temizlemek için 15-20 parçaya bölüp Yenikapı’da denize götürdük, orada yıkadık, sonra kamyonetle geri getirdik.
Bu süreçte oteli de tadilata soktuk. Konak düzenindeki yapıyı otele çevirdik. O büyük halıyı da keserek, 8-10 odada kullanacak şekilde monte ettik. İşte bizim otelciliğimiz de İstanbul’da, Beylerbeyi’nde böyle başladı.
- İstanbul’da otelciliğin ilk yılları nasıldı? O dönem nasıl bir ortam vardı?
Otelciliğe ilk başladığımız yıllarda İstanbul’da Laleli, Beyazıt, Fatih ve Sirkeci bölgesinde toplasanız on tane otel yoktu. Bugün belki on binlerce otel var lakin o günlerde gerçekten yok denecek kadar azdı. Allah razı olsun, hemşerilerimiz bizi hiç yalnız bırakmadılar. Otelimiz adeta Elazığ’ın İstanbul’daki bir şubesi gibiydi.
Elazığlılarla dolup taşardı. Özellikle Elazığ’dan İstanbul’a gelen öğrenciler önce mutlaka bizim otelimizde kalırlardı. Daha sonra ev tutarlardı ya da otelde kalmaya devam ederlerdi. Belediye sınıfı, üçüncü sınıf bir oteldi. Zaten ucuzdu. Bir odada beş-altı kişi kalınırdı. Buna rağmen çok güçlü, çok değerli insanlar kaldı o otelde.
Bir dönem Safiye ile kaldık, bir dönem Arif Nihat Asya kaldı. Ben onlara çay götürürdüm. O zaman çocuktum, garson kıyafetiyle çayı götürdüğümü çok iyi hatırlıyorum. Bahşiş verirlerdi. Aynı zamanda Elazığ esnafının da merkeziydik.
- Otelinizin Almanya’ya giden işçiler için de önemli bir durak olduğu söyleniyor, bu süreci anlatır mısınız?
Evet, Almanya’ya gidecek Elazığlıların, Tuncelililerin, Bingöllülerin, Siirtlilerin de önemli bir durağıydık. Rahmetli Mustafa ağabeyim Elazığ’daki işlerle ilgilenirdi. Ali ağabeyim ise İstanbul’da işin başındaydı.
Ali ağabeyim adeta Tuncelilerin babası gibiydi. Almanya’ya giden işçilerin hemen hepsinde onun mutlaka emeği vardır. O zamanlar vize yoktu, Almanya’ya gitmek kolaydı lakin ceplerde para yoktu. Ali ağabeyim giden herkese 200–300 mark harçlık verirdi, borç olarak.
Bir, iki yıl sonra Almanya’dan izne geldiklerinde borçlarını öderlerdi. Biz adeta Merkez Bankası gibiydik. Almanya’dan gelenler ceplerinde on binlerce markla gelirlerdi. Bankalarda bozdurmak yasaktı. Havale yoktu. Paralarını bize emanet ederlerdi.
Eğer köylerinde arsa, ev bulurlarsa telefon açarlardı:
“Ali Bey, paramızı bozdurup gönderir misin?” derlerdi.
Bulamazlarsa, Almanya’ya dönerken paraları yine bizde kalırdı. Otelde her gün yüz binlerce mark emanet dururdu. Bu tamamen güven meselesiydi. Ticaret ahlakıyla yürüyen bir dönemdi.
- Siz bu süreçte eğitim ve iş hayatını nasıl birlikte yürüttünüz?
Ben hem okula giderdim hem okuldan sonra otelde garsonluk yapardım. Talat ağabeyim üniversitede okuyordu. Nihat’la ben küçüktük. Ortaokulu İstanbul’da Vefa Lisesi’nde okudum. Nihat benden iki yaş büyüktü. O biraz daha hareketliydi, ben daha çalışkandım. Ben ondan önce mezun oldum.
Üniversite sınavlarında Erzurum’u, Eskişehir’i kazandım lakin gitmek istemedim. “En iyisi Almanya’ya gideyim, hem dil öğreneyim hem turizm okuyayım.” dedim. İlginçtir, Almancadan hep sınıfta kalırdım.
Zamanla Almanya’ya gittim. Stuttgart yakınlarında bir kasabada okudum. Ardından Avusturya sınırında Bad Reichenhall’da bir otelcilik okuluna girdim. Denklik kabul edilmediği için İstanbul’a döndüm. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı’nı kazandım.
Askerliğimi Tuzla Piyade Okulu’nda yaptım. Sonra Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde Almanca öğretmeni olarak görev yaptım. Almancayı hiç sevmezken kader beni Almanca öğretmeni yaptı.
- Aileniz ve özellikle Ali Ağabeyinizin hayatınızdaki yeri nedir?
Ali ağabeyim beni oğlundan bile çok severdi. Askerdeyken her izin dönüşü beni otobüs durağında beklerdi. Elimi tutar, birlikte eve giderdik. Son tezkere aldığım gün yine beni karşılamaya geldi. “Artık sen geldin, ben tatile gidebilirim.” dedi.
O tatil, meğer veda tatiliymiş. O gün evde kucağımda vefat etti. Hayatımda unutamayacağım bir gündür. Annem üvey evlatları öz evladından ayırmazdı. Ali ağabeyim vefat ettiğinde annem “Keşke sizden biri olsaydım” diye kendini yerlere vurdu. Böyle bir anneydi.
- Akgün ailesi olarak turizm ve ticaret yolculuğunuz nasıl devam etti?
Ali ağabey ticareti çok iyi bilirdi. Mustafa ağabey muhasebede çok kuvvetliydi. Talat ağabey yüksek mimardı, Elazığ’daki otelin girişimini de o yaptı. Biz bu şekilde turizmi büyüttük.
Ben evin en küçüğüydüm. En çok sevileniydim lakin babam Nihat’ı daha çok severdi, çünkü onun hareketliliği babama benzerdi. Babam sekiz çocuğa bakabilmek için çok mücadele etmiş bir adamdı.
Akgün Oteli zamanla büyüdü. Alt sokakta Hoca Paşa’da Talat Oteli’ni aldık. Binayı yıkıp yeniden yaptık…
- Aile içinde yeriniz ve babanızla, kardeşlerinizle ilişkiniz nasıldı?
Ben evin en küçüğüyüm. En küçük olduğunuz zaman ister istemez en sevilen oluyorsunuz. Lakin babam en çok Nihat’ı severdi. Çünkü onun hareketliliğini, haşarılığını severdi. Babam da gençliğinde çok hareketli, çok haşarı bir adammış. Sekiz çocuğa bakabilmek için bütün zorluklardan, mücadelelerden geçmiş bir insandı.
Nihat da çok hareketliydi, kavgacı ruhu vardı, atışmayı severdi. Babam da bu tarafını severdi. Bizler ise işimize bakardık. Zaman içinde ağabey-kardeş ilişkisi de değişti. Aramızda bir yaş fark olmasına rağmen artık ağabey-kardeşten ziyade aynı akran gibiydik.
- Vatan Caddesi’ndeki otel yatırımına nasıl karar verdiniz?
Zaman içinde Elazığ’dan, önceki işlerimizden çıktık, İstanbul’da yeni bir adım attık. Vatan Caddesi’nde, şu an otelimizin bulunduğu yerde bir arazi satılıyordu. Yıllarca boş kalmış bir araziydi. Belediye orayı boru, parke taşı deposu gibi kullanıyordu.
Herkes uzak duruyordu. “Bu cadde bomboş, burada otel mi olur?” diyorlardı. Hatta “Bu adamlar kim, karanlık işler mi dönüyor?” diye konuşanlar oldu. Lakin biz aldık. İnandık ve başladık yapmaya.
- İnşaat süreci ve ardından gelen Körfez Krizi sizi nasıl etkiledi?
İnşaata başladık, temeli attık, su basmanına çıktık, birinci kata geldik. Tam o sırada Körfez Krizi patladı. Hayatımızın dönüm noktası oldu.
O güne kadar İran’dan, Irak’tan, Körfez ülkelerinden gelen müşteriler vardı. Savaş başlayınca bir Allah’ın kulu gelmez oldu. 100 odalı otelimizde yalnızca 5 oda doluydu. İki oteli birden çalıştırmanın anlamı yoktu. Birini kapattık, bu oteli açık tuttuk. “Belki diğer kapalı otellerden müşteri gelir” dedik. Lakin o 5 odayı geçemedik.
- Bu kriz sizi kişisel olarak nasıl etkiledi?
Hem iş krizi hem psikolojik bir çöküş yaşadım. Kalkınma Bankası’ndan kredi hakkımız vardı, hak etmiştik lakin kriz olunca bankalar kredileri durdurdu.
Ortada yazılmış çekler, senetler vardı. Amele çalışıyor, para yok. Eve gidiyorum, çocuklar var. Ne yapacağımı düşünüyorum. Stresten 40 derece ateşle yatağa düştüm.
Allah rahmet eylesin, eşimin ailesi bana büyük destek oldu. Hacı Zeki Osman dedemiz vardı. O dönemde bir aylık nefes alacak kadar destek aldım, sonra hepsini iade ettim.
- O kırılma anında hayatınızı değiştiren olay nasıl yaşandı?
Ben genelde pazar günleri otele gitmezdim. Çocuklarla vakit geçirirdim. Bir kızım, bir oğlum var. Oğlumun adı Ali’dir. Çok sevdiğim Ali ağabeyimin adını verdim.
O gün içimde bir sıkıntı vardı. “Bir gideyim” dedim. Otele gittim. Rahmetli Orhan Bey vardı, müdürümüz. Tavla oynuyorduk. Derken resepsiyondaki çocuk geldi:
“Vedat Abi, Rusya’dan bir misafir gelmiş. Sizinle görüşmek istiyor.” dedi.
İlk başta inanmadım. “Rusya neresi, Türkiye neresi?” dedim. Hayatımda bir tane Rus görmemiştim. Dalga geçiyorlar sandım.
- Igor ile ilk karşılaşma nasıl oldu?
Bir saat sonra geldi. Sarı saçlı, mavi gözlü, 35–40 yaşlarında bir adam. Almanca, İngilizce, Fransızca konuşuyordu. Oturdu, vişne suyu içti.
Dedi ki: “Mayıs ayından itibaren her gün size 300 kişi getireceğim. Üçer gece kalacaklar. Kasım’a kadar.” O günlerde oda fiyatı 5 dolardı, müşteri yoktu. Bana dedi ki: “12 dolar vereceğim. 2 doları bana ayırırsın.” dedi.
Yemek olarak da yalnızca bir çorba, bir domatesli pilav istedi. Tatlı yok, salata yok. Yemek için 4 dolar ekledik.
- Bu anlaşma otelin kaderini nasıl değiştirdi?
Ben KDV’li fatura kesmem gerektiğini söyledim. “O zaman fiyat 25 dolar olacak.” dedim. Kabul etti.
Oteller kiraladık, yemekleri 2 dolara mal ettik. 7 dolara aldığımız işi 32 dolara sattık.
O gün Igor gitti. Açıkçası inanmadım. “Karnını doyurdu, bedava yattı.” dedim. Çarşamba günü bankadan telefon geldi:
“Vedat Bey, Moskova’dan 10 bin dolar havaleniz var.”
Telefonu kapattım, Igor aradı:
“Para geldi mi?” dedi.
“Geldi” dedim.
“Üç gün sonra tekrar geliyorum” dedi.
O gün bizim yeniden doğduğumuz gündü.

- Körfez Krizi sonrasında yaşadığınız kırılma anını biraz anlatır mısınız?
O günleri düşündüğümde hâlâ içim ürperir. Yarım yamalak bir umutla, “Yarın gitse dolandırıldık diyeceğiz.” dediğimiz bir süreçti. Hatta kendi kendime, “Bir kebap ısmarladık, bari karnı doysun da gitsin” diye düşünüyordum. Açık konuşayım, o gün kimseye güvenecek hâlimiz yoktu. Çarşamba günü bankadan telefon geldi. Saat öğlen 11.30 ile 12.00 arasıydı. “Vedat Bey, Moskova’dan havale bekliyor musunuz?” dediler. Şaşırdım. “Evet” dedim. “Ne kadar?” diye sordular. “10 bin dolar” dedim. “Para geldi” cevabını aldım. Telefonu kapattım, birkaç dakika sonra Igor aradı. “Paran geldi mi?” dedi. “Geldi” dedim. “Tamam, üç gün sonra geliyorum, programı yapalım.” dedi. İşte o an, kaderin yön değiştirdiği andı.
- O 10 bin dolar sizin için ne ifade ediyordu?
Bugün rakam olarak küçük görünebilir lakin o gün için 10 milyon dolar gibiydi. Çünkü amele para bekliyor, inşaat bekliyor, senetler var, çekler var. Bir nefes alma imkânıydı. Igor geldi, oturduk. Programı, detayları konuştuk. Bana dedi ki: “Bu iş 10 bin dolarla olmaz. İlk haftanın parası olarak 150 bin dolar göndereceksin. Sonra her grubun parasını peşin yatıracaksın. Bu 150 bin doları Kasım sonunda sana iade edeceğim. Komisyonumu da ayrıca alırım.” Ben de kabul ettim.
- Operasyon ne zaman başladı?
Hiç unutmuyorum, Mayıs’ın beşi ya da altısıydı. Gruplar gelmeye başladı. Türkiye’ye ilk defa bu çapta Rusları biz getirdik. Her gün bin 800 kişi. Lakin bunlar Moskova sosyetesi değildi. Kazakistan’dan, Türkistan’dan, Türkmenistan’dan, Dağıstan’dan gelen insanlar. Üstlerinde başlarında doğru düzgün hiçbir şey yoktu. Halı getirip satıyorlardı, basma getirip satıyorlardı, hatta iç çamaşırlarını bile paraya çevirmek zorunda kalanlar vardı. Çünkü oralarda yoksulluk çok büyüktü.
- Bu süreç size ne kazandırdı?
Mayıs’tan Kasım sonuna kadar büyük bir operasyon yürüttük. Allah bereket versin, çok güzel kazandık. Igor her hafta gelir, hesap görürdü. O kadar titizdi ki küsuratlı bir dolar bile olsa isterdi. Bir dolarını alır, geri kalanını bırakırdı. Çocuk gibiydi. Plastik ayakkabı alır, “Bak kendime ayakkabı aldım, güzel mi?” diye sorardı. Ruslar ona “İgor” derdi, biz de öyle bildik.
- Sonra ne oldu?
Kasım geldi, operasyon bitti. Igor geldi. Komisyon olarak bende büyük bir parası birikmişti. Açık konuşayım, o parayı otelin inşaatında kullanmıştım. Bana baktı, “Benim paraları da yedin mi?” dedi. “Evet, yedim” dedim. “Bankadan kredi çıkacak, ondan ödeyeceğim.” Hiç sorun etmedi. “Mart ayına kadar ihtiyacım yok.” dedi. Koç Bank Elmadağ şubesinin müdür kartını verdi. “250 bin doları buraya yatırırsın” dedi.
- Ödemeleri yapabildiniz mi?
Evet. Krediler çıktı, işler toparlandı. 150 bin doları yatırdım. Kalanı için kısa süre istedim. Haziran sonunda geldi. Sanki paranın geldiğini hissediyordu. Ertesi gün parasını yatırdık. Hesabı kapattı ve kayboldu. Ne telefonu kaldı, ne adresi. Aradık, sorduk. Kimse bilmiyor. Aradan 30–35 yıl geçti. Bir gün bile Türkiye’ye uğramadı. O gerçekten Igor muydu, Hızır mıydı, bilmiyoruz. Lakin bir gerçek var: Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez derler ya, tam öyle oldu.
- Sonrasında otelin hikâyesi nasıl devam etti?
Otelimizi açtık. Temel atma töreninde dönemin Turizm Bakanı Tınaz Titiz vardı. Açılışı rahmetli Turgut Özal yaptı. O gün beni dinledi ve “Bu çocuk ileri görüşlü, turizmden anlıyor, partide değerlendirelim” dedi. Böylece Anavatan Partisi’ne girdim, bir dönem ilçe yönetiminde görev aldım. Lakin ticaret bizim asıl işimizdi, siyaseti hiçbir zaman makam için yapmadık.
- Bugün geldiğiniz noktada neye inanıyorsunuz?
Biz siyaseti, insanlara yardımcı olabilmek için yaptık. Milletvekili olmak, koltuk sahibi olmak için değil. Şimdi üçüncü kuşağa geldik. Babam birinci kuşak, biz ikinci kuşak, çocuklarımız üçüncü kuşak. Türkiye’de pek az aile bunu başarabiliyor. Çünkü kurumsallaşma yok. Avrupa’da yüzlerce yıllık oteller, eczaneler var. Bizim de hedefimiz bunu başarmak.
- Gençler için mesajınız nedir?
Gençlerin önünü açmak lazım. Engellememek, küstürmemek lazım. Biz de gençken ataktık, büyüklerle tartışırdık. Şimdi çocuklarımız aynı şeyi yapıyor. Haklılar. Biz büyükler olarak denetleyici olmalıyız, engelleyici değil. Elhamdülillah bugün üçüncü kuşağı görüyorum. İnşallah dördüncü kuşağı da görürüz.
- Türkiye’de aile şirketlerinin devamlılığı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’ye baktığınız zaman zaten üç kuşağı aşabilen şirket sayısı yok denecek kadar az. Maalesef kurumsallaşma olmadığı zaman, zaman içinde aileler arasında, hanımlar, çocuklar arasında çatışmalar başlıyor, ayrılıklar yaşanıyor. Bunun sonucunda üçüncü, dördüncü kuşaklara geçilemiyor. Halbuki Avrupa’ya bakıyorsunuz; Avusturya’da, Almanya’da üç yüz senelik oteller, üç yüz senelik pastaneler var. Bir eczanenin tarihine bakıyorsunuz, yüz elli, iki yüz sene. Aynı isim, aynı soyadı devam ediyor. İngiltere’de hakeza öyle. Avrupa’nın hemen her ülkesinde bu kurumsallaşma kültürü oturmuş durumda.
- Sizin bu konudaki temel hedefiniz neydi?
Benim de amacım inşallah benden sonraki nesillerin bu işi devam ettirmesiydi. Şu an üçüncü nesil işin başında. Allah nazarlardan korusun, çok güzel anlaşıyorlar ve işi götürüyorlar. İnşallah onların çocukları da dördüncü, beşinci kuşak olarak Akgün Otelleri’ni devam ettirirler. Biz hiçbir zaman fazla açılmadık. Çünkü işin başında değilsen, o iş senin değildir. Bizim temel düsturumuz buydu.
- Hiç büyüme konusunda farklı planlarınız olmadı mı?
Elbette oldu. İstanbul dışında tatil bölgelerinde otel yapmayı çok istedim. İzmir’de, Kuşadası’nda, Antalya’da, Alanya’da yatırımlar yapmayı düşündüm. Lakin babam o zaman bana çok net bir şey söyledi: “Oğlum bölünmeyin. Sen oraya gidersin, çocukların burada kalır. Aile dağılır. Çocuklarını yetiştirmeden yirmi tane otelin olsa ne faydası var?” Hakikaten bugün dönüp baktığımda ne kadar doğru söylediğini görüyorum. Aile duygusu kaybolduğu zaman, iş de dağılıyor.
- Franchise sistemine neden mesafeli durdunuz?
Franchising sistemini çok istediler. Anadolu’nun farklı yerlerinde isim kullanalım dediler. Buna da karşı çıktım. Çünkü denetleyemediğin, başında olamadığın bir yerde sadece ismini veriyorsun. İşletmeci kendi kafasına göre işletiyor. Orada yapılan bir hata, senin burada yıllarca emek verdiğin ismi lekeliyor. Bu yüzden bu konuda çok hassas davrandım. Benden sonra gençler bu yolu seçer mi, ismi büyütür mü, onu zaman gösterecek. O artık onların kararı.
- Bu yolculukta aile desteğinin yeri nedir?
Bugünlere gelmemizde en büyük destek ailemdir. Özellikle eşimden bahsetmeden geçemem. Allah ondan razı olsun. Her durumda arkamızda aslanlar gibi durdu, direk gibi durdu. Benimle beraber üzüldü, benimle beraber sevindi. Kendisi İstanbullu köklü bir ailenin kızı. Balkan kökenleri var. Kültürlerimiz farklıydı lakin uyumumuz çok güçlüydü. Türkçeyi benden daha iyi konuşur, daha güzel okur. Sanat müziğini çok sever. Sanırım kaderlerimiz orada da kesişti.
- Çocukların yetişmesinde nasıl bir rol üstlendi?
Çocuklarına inanılmaz düşkündü. Onların yetişmesi için çok titiz davrandı. Biz iş hayatının içindeydik. Oteller, gazinolar, gece gündüz çalışma temposu… Ben sabaha karşı eve giderdim, çocuklar okula hazırlanıyor olurdu. Onları bazen sadece kahvaltıda görebilirdim. Anne olarak bütün yük onun üzerindeydi. Çok güzel evlatlar yetiştirdi. Onun hakkını ödeyemem.
Soru 32: Bugün torunlarınızla ilişkiniz nasıl?
Şimdi kendimi biraz emekliye ayırabildiğim için aynı ilgiyi torunlarıma gösteriyorum. Allah bağışlasın, beş torunum var. Üç kız, iki erkek. Hepsini Türkiye’nin en iyi okullarında okutmaya çalışıyorum. Çünkü en büyük servet eğitimdir. Eğitimin olmadığı yerde dünya senin olsa hiçbir anlamı yok. Bizim için önemli olan çocukların ellerinde altın yüzük değil, güzel bir meslek, sağlam bir karakter olmasıdır.
- Çocuklarınız işin neresinde?
İki çocuğum var. Kızım ev hanımı, oğlum işin başında. Buradaki otelin fiili sorumlusu kendisidir. Ben artık sadece şirketlerin yönetim kurulu başkanıyım. Oğlum Ali, Koç Lisesi ve Sabancı Üniversitesi mezunu. Çok araştırmacı, çok titiz çalışır. Son 4–5 senedir işi daha çok ona bıraktım ve açıkça söyleyeyim, benden daha iyi yaptığını görüyorum.
- Bunun somut sonuçları var mı?
Elbette var. Son beş senedir İstanbul’un en çok döviz kazandıran otellerinden biriyiz. İstanbul’da yaklaşık 150–160 tane beş yıldızlı otel var. Zincir markalara rağmen Türkiye genelinde ilk 500’deyiz. İstanbul’da ise turist getiren oteller arasında ilk sekizdeyiz. Bu tesadüf değil. Yıllardır aynı ödülleri alıyoruz. Turizmde en yüksek vergiyi ödeyen otellerden biriyiz. Bundan da gurur duyuyorum.
- Çalışanlarla ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?
Ben onlara personel demiyorum, evlatlarım diyorum. Çoğuyla 15–20 senelik bir geçmişimiz var. Aramızda ağabey–kardeş, baba–evlat ilişkisi var. Böyle olunca onlar da işi senden daha çok sahipleniyor. Hizmet sektöründe bu çok önemli. Bir misafir üç-beş yıl sonra geldiğinde aynı yüzü gördüğü zaman kendini evinde hissediyor.
- Sosyal sorumluluk sizin için ne ifade ediyor?
Ben Elazığ Vakfı’nda, Elazığ Dernekler Federasyonu’nda, Elazığ Derneği’nde uzun yıllar görev aldım. Şimdi mütevelli heyetindeyim lakin bağım hiç kopmadı. Yemekli toplantıları, kahvaltıları çoğu zaman ben yaparım. Üç ayda bir 300–500 hemşehrimizi burada görmek bana Elazığ’da gibi hissettiriyor. Burası Elazığlıların babasının evidir derler. Biz Elazığ’dan aldık, Elazığ’a da vermeye devam edeceğiz.
- Spor ve sivil toplum geçmişiniz de var…
Evet. 80’li yıllarda dört yıl Handbol Federasyonu’nda asbaşkanlık yaptım. Beşiktaş Kulübü üyesiyim, divan kurulu üyesiyim. Hayatım boyunca sosyal sorumlulukla iş hayatını bir arada götürmeye çalıştım. Süleyman Seba döneminden gelen bir yönetim kurulu üyeliğimiz de var. Daha sonra 1980’li yılların sonu, 90’lı yıllarda yüzme, atlama, su topu ve senkronize yüzme branşlarını kapsayan federasyonda asbaşkan olarak görev aldım. Toplam sekiz yıl yüzme federasyonunun asbaşkanlığını yaptım.
“Elazığ Varsa Biz Varız”
– O dönemde federasyon yapısında önemli bir değişiklik yaşandı değil mi?
Evet. O dönem Haluk Togaylı başkanımızdı ve diyaloglarımız çok iyiydi. Lakin Spor Bakanlığı, dört branşın tek bir federasyon çatısı altında olmasının başarı getirmeyeceğini düşündü ve federasyonları ayırdı. Yüzme, atlama, su topu ve senkronize branşlar farklı federasyonlar haline geldi.
- Sizi su topuna yönlendiren ne oldu?
Ben özellikle su topunu tercih ettim. Çünkü takım sporuydu, ekip ruhu vardı. 2005 yılında Su Topu Federasyonu Başkanlığı’na aday oldum ve seçildim. 2023 yılına kadar, tam 18 yıl boyunca bu görevi sürdürdüm. Bu görevler kongrelerle, seçimlerle geldi. Demek ki camia bizi sevdi, biz de vazifemizi doğru yaptık.
- Bu süreçte Türk su topu hangi noktaya geldi?
Göreve başladığımızda Türkiye Milli Takımı Avrupa 2. Ligi’ndeydi. Hiç unutmuyorum, 13 Avrupa ülkesiyle oynadık ve hepsini yenerek namağlup şampiyon olduk. Bugün Avrupa 1. Ligi’ndeyiz. Üniversiteler bazında dünya üçüncülüğümüz var. Avrupa’da sürekli ilk 8 içerisindeyiz ve olimpiyat elemelerine katılma hakkı elde ediyoruz. Bu, Türk su topu adına çok büyük bir ilerleme.
- Sporun başka branşlarında da görev aldınız mı?
Evet. Boksta da görev aldım, güreşte de görev aldım. Lakin en çok emeği su topuna verdim. Çok şükür alnımızın akıyla, belasız, kazasız bugünlere geldik.
- Gençlere özellikle ne tavsiye edersiniz?
Gençlere en büyük tavsiyem sabırlı olmaları. Şimdi görüyorum, her şeye bir anda sahip olmak istiyorlar. Bir anda zengin olmak istiyorlar. Böyle olmuyor. Öfkelerine hâkim olsunlar. Çünkü öfkesine hâkim olamayan, hiçbir şeye hâkim olamaz. Bir işe başlamadan önce danışacaksınız, düşüneceksiniz, sonra karar vereceksiniz. Aceleyle alınan kararlar çoğu zaman zarar getirir.
“Elazığ Varsa Biz Varız”
- Elazığ sizin için ne ifade ediyor?
Elazığ bizim varlığımız. Elazığ varsa biz varız. Sık sık Elazığ’a gidiyorum. İstanbul’da da Elazığ’ı yaşamak için vakıflar, federasyonlar, derneklerle sürekli diyalog halindeyim. Lakin Elazığ’da olmanın, Elazığ’ın havasını solumanın, kokusunu almanın hazzı bambaşka.
- Elazığlılık sizce nasıl bir kimlik?
Ben hep şunu söylerim: Elazığ devletin mihenk taşıdır. Elazığ insanı da devletin mihenk taşıdır. Devlet büyüklerine sorun, “en güvenilir insanlar nereden çıkar” diye; Elazığ mutlaka sayılır. Bugün Amerika’ya da gitseniz Elazığ’ı bilen birine rastlarsınız. Bizzat yaşadım. Bir mağazada Türkçe konuşan biriyle karşılaştım. “Nerelisin?” dedi, “Elazığlıyım” dedim. Meğer kendisi profesörmüş. Elazığlılık gerçekten başka bir duygudur. Bu sıcaklığı Türkiye’nin her yerinde yaşarsınız lakin kendi şehrinizde bambaşkadır.
- Elazığ’a yönelik yatırımlarınız devam ediyor mu?
Evet, Elazığ’da yatırımlarımız var ve devam edecek. Annemizin adına bir okul yaptırdık, bir öğrenci yurdu yaptırdık. Rahmetli Talat ağabeyim adına Elazığ’da bir çeşme yaptırıldı. Şimdi kardeşimin oğlu Metin oradaki otelin başında, hizmet etmeye devam ediyor. Elazığ’dan kopmak mümkün değil.
- Bu bağı yeni nesle nasıl aktarıyorsunuz?
Çocuklarıma da hep aynı şeyi söylüyorum: Elazığ’dan kopmayın, Elazığlılardan kopmayın. Biz birlikte varız. Bu bizim sloganımız. Elazığ olmazsa biz yokuz; biz varsak, Elazığ var.
- Son olarak eklemek istediğiniz?
Bu özel röportaj vesilesiyle, bana ve ailemin hikâyesine gösterdiği samimi ilgi için Ayışığı Gazetesi İmtiyaz Sahibi Mehtap Özer Seyran’a yürekten teşekkür ediyorum. Sorularıyla geçmişe yolculuk yapmamı sağlayan, Elazığ’a ve bu toprakların değerlerine olan bağlılığımı titizlikle yansıtan bu çalışmanın, okuyucular için de anlamlı bir belge olmasını temenni ediyorum.